Kuzenim ve ağabeyimle yaptığımız Bozcaada haftasonu kaçamağına 3 farklı restaurant sıkıştırdık.
Cumartesi öğle saatleri adaya ulaştık, yemek için fazla vakit kaybetmemek için çay bahçesinde bira patates ve leziz bir güveçte köfteyle öğünü geçiştirdik. Yemeğin ardından hem etrafı görmek hem de ada çok kalabalık olduğu için akşam yemeğinde güzel bir yeri garantilemek için ufak bir tura çıktık. Limandaki birbirinin benzeri mekanlardan Yosun’da karar kıldık ve akşam için güzel bir masayi rezerve ettirdik. Aksam saat sekiz gibi Yosun’a geldik. Masamıza geçmeden mezeleri gösterdiler. Klasik meyhane mezelerinin yanında Ege’ye özgü otlar ve ara sıcak olarak servis edilecek değişik deniz ürünleri ve ufak börekler vardı. Bir büyük Tekirdağ’ın yanına beyaz peynir, deniz börülcesi, yoğurtlu semizotu, çoban salata ve midye dolma söyledik. Deniz börülcesinin sosu yetersizdi, tadı biraz yavandı. Midye dolma üzücü derecede güzeldi. Midye dolmayi çok seven birisi olarak İstanbul’da yediklerimizin aslında ne kadar kötü olduğunu görmek ve “güzel midye dolma için Ege’ye mi gitmek gerek” hissine kapılmak insanı ister istemez üzüyor. Ara sıcak olarak ahtapot ızgara ve kalamar tava söyledik. Ahtapot ızgara tam tabiriyle lokum gibiydi, anında bitti. Kalamar tava ise biraz süründü. Çok yağ çekmişti ve tarator sosu dereotuyla altüst edilmişti. Bunların üstüne asma yaprağında sardalyamız geldi. Henüz mevsimi olmadığından biraz kuruydu ama asma yaprağı hoş bir tat bırakmıştı balıkların üstüne. Tatlı olarak oybirliğiyle fırın helva istediğimize karar verdik fakat fırın helvaları maalesef yoktu. Özetlersem yemekler kalamar tava haricinde fena değildi. Yiyip içtiklerimizi düşünürsek üç kişi için gelen 160 tl hesap makuldu fakat servis berbat denecek kadar kötüydü. Ara sıcaklar için fazla beklemek zorunda kaldık, buzumuzun yenilenmesi için mücadele etmek zorunda kaldık. Yan masamızdakiler 20:15’de istedikleri balık 22:00’de masaya geldiği için sinaritlerini yemeden mekanı terkettiler. Müzik duyabildiğimiz kadarıyla Türkçe pop ağırlıklıydı. Mekan fazla kalabalık ve gürültülüydü ama Bozcaada liman tarafındaki bütün mekanlar aynı görünüyor. Bunun için işletmecileri suçlamak ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü 2-3 aylık sezonda maksimum ciroyu yapmaya çabalıyorlar belli ki. Yiyemediğimiz tatlı yerine mekanın ikramı lokmalari yiyip mekandan çok da tatmin olmadan ayrıldık.
İkinci gün öğle saatleri için şarabımızı içip yemek sonrası kitabımızı okuyacağımız rahat bir mekan tercih ettik. Çarşı içindeki Anfora Restaurant mükemmel bir seçim oldu. Adanın şarap üreticilerinden olan Talay’dan yine adaya özgü karalahna üzümüyle yapılan bir kırmızı şarap tercih ettik. Degüstasyondan çok anlamam ama gelen kırmızı şarabı biz beğendik. Peynir tabağı biraz enteresandı. Ezine peyniriyle beraber yine bir çeşit beyaz peynir vardı tabağımızda ama ne olduğunu anlamadım. Bunun yanında 4 tane ufak peynir topu vardı. Birincisi pul bibere batırılmıştı, ikincisi susama, üçüncüsü çörek otuna ve dördüncüsü kekiğe. Peynir tabağı lezzetliydi, hemen yandaki fırından alınan sıcacık ekmekle keyifle yedik, fakat ithal peynirler beklememekle beraber birkac çeşit değişik yöresel peynir olsa tabak daha iyi olurdu. Yemek olarak birader ve kuzen ızgara köfte tercih ettiler, bense şarapla yapılmış deniz ürünleri yahnisini. Bol sulu, fazlaca lezzetli bir yemekti. Karides, kalamar ve ahtapot, bol ve iri doğranmış soğan, kalın kesilmiş ve çok öldürülmemiş kırmızı biber ve çarliston biberle yapılmış, sarımsakla tatlandırılmış çok lezzetli bir yemekti. Deniz ürünleri tam kıvamında pişirilmişti, ne az, ne çok. Tabağın yanında servis edilen roka da yemeğe çok güzel bir lezzet katmıştı. Izgara köfteler de gayet lezzetliydi. Yan restaurantta oturanlara servis edilen midye dolmalara bizim de canımız kaldı ama maalesef Anfora’da midye dolma yoktu. Sağolsunlar komşularından rica edip bize de biraz midye dolma getirdiler ve dolmalara bir kez daha vurulduk. Kişi başı 30 tl hesap ödeyerek mekandan mutlu mesut ayrıldık, şahaneydi.
Bu güzel yemeğin ardından akşam yemeğimizi riske etmemek için yine güzel bir restaurant arayışına girdik. Kalenin arka tarafında kalan Martı Restaurant’ta karar kıldık. Burası en başarılı seçimimiz oldu. Martı, iskelesi de bulunan, gündüz insanların denize girdikleri, akşam ise çok güzel aydınlatılmış kaleyi en güzel açıdan gören, gürültüden, kalabalıktan uzak, sessiz sedasız şahane bir restaurant. Aksam yine saat sekiz gibi mekana geldik. Bir büyük Yeni Rakı’nın yanına klasik olarak beyaz peynir ve kavunumuzu söyledik. Üç kişi için büyükçe bir dilim peynir ve tek dilim kavun yetersiz gibi görünse de az olması daha iyidir diye düşündük, devamını istemedik. Yine çoban salata, deniz görülcesi, midye dolma istedik. Bu sefer adam gibi balık yemek istediğimiz için mezeleri az tuttuk. Ara sıcak olarak yine bir ahtapot ızgara aldık. Ana yemek olarak birer ızgara levrek aldık. Bütün yediklerimiz kusursuzdu. Martı’da menüyü çok zengin tutup ortalama lezzetlere kaçmaktansa az ama başarılı yemekler sunmayı tercih etmişler. Mekan liman tarafındaki restaurantlara kıyasla oldukça ufak. Dolayısıyla bol yapılan mezelerin hemen tüketilmesi mümkün görünmüyor. Az ama taze ve lezzetli yemekler sunmaları benim hoşuma gitti. Yemeğin üstüne ilk servis anında bittiği için iki kez fırın helva söyledik. O da şahaneydi, limonu, pişme süresi tam olması gerektiği gibiydi. Aksam saat 22:00 22:30’a kadar latin ve oldies çaldılar. Ayni cd tekrarlamaya başlayınca başka ne alternatifleri olduğunu sorduk. Önce İncesaz ve Ezginin Günlüğü, ardından da Türkçe 45likler çaldılar. Müzik seçimleri de en az mutfakları kadar şahaneydi. Kişi başı 70 tl vererek Martı’dan ayrıldık. Sırf Martı’da bir akşam daha geçirmek için Bozcaada’ya tekrar gelinir.